İSTANBUL — Yeraltı kaynakları bakımından zengin ülkelerin yoksullaşması sıkça ‘kaynak laneti’ ile açıklanırken, politika uzmanı Prabhat Patnaik bu kavramın ideolojik bir perde olduğunu ve asıl dinamiğin emperyalist merkezlerin hammadde bağımlılığı ile ilkel birikim süreçleri olduğunu belgeledi.
- Küresel Kuzey’in mineral açlığı, Güney’in rezervlerine el koyma arayışını besliyor.
- Madencilik yatırımları kalıcı altyapı bırakmadan kaynakları tüketip yok ediyor.
- Türkiye’de maden arama ruhsatı sayısı 2002 sonrasındaki yasal esnetmelerle 386 bine fırladı.
- Madenler tükendiğinde geride zehirlenmiş su havzaları ve çökmüş bir ekosistem kalıyor.
Kaynak Laneti Safsatası ve Emperyalist Yağma
Yeraltı kaynakları bakımından zengin ülkelerin yoksullaşması sıklıkla ‘kaynak laneti’ adı verilen teknik ve tali bir yönetişim zafiyetiyle açıklanmaya çalışılıyor. Ancak politik iktisatçı Prabhat Patnaik ‘Mineral Zengini Olmanın Sıkıntıları’ isimli makalesinde, bu kavramın ideolojik bir perde olduğunu; asıl dinamiğin emperyalist merkezlerin hammadde bağımlılığı ve kesintisiz devam eden ilkel birikim süreçleri olduğunu bir kere daha belgeliyor. Sanayi kapitalizminin tarihsel merkez üssünü oluşturan Küresel Kuzey ülkeleri, sınai kapasitelerini ve tüketim standartlarını sürdürmek için elzem olan mineral varlıkları açısından kronik bir yoksulluk içinde bulunuyor. Bu mineral açlığı, tarihsel olarak Küresel Güney’in zengin birincil kaynak rezervlerine el koyma arayışını beslemeye devam ediyor. Patnaik’in söz konusu makalesinde alıntıladığı iktisatçı Joan Robinson’un da işaret ettiği üzere, imalat sektörüne yönelik yabancı yatırımlar bir ihtimal kalıcı bir sınai altyapı ve istihdam yaratabilirken; yenilenemeyen maden çıkarımına dönük doğrudan yabancı yatırımlar, arkasında dayanıklı bir sermaye birikimi bırakmaksızın kaynakları tüketip götüren en yıkıcı sömürü biçimini oluşturuyor. Maden çıkarımı başladığında ülke Gayrisafi Yurtiçi Hasılası geçici olarak yükselerek uluslararası finans kuruluşlarınca ‘ihracata dayalı büyüme’ olarak ambalajlansa da, elde edilen artı-değerin ezici çoğunluğu kâr transferleriyle Kuzey’e akıtılıyor; madenler tükendiğinde ise geride zehirlenmiş su havzaları ve çökmüş bir ekosistem kalıyor.
Türkiye’de ‘Vahşi Madenciliğe’ Neoliberal Dönüşüm ve Ruhsat Patlaması
Türkiye’de maden yönetimi, 1980 öncesinde Maden Tetkik ve Arama (MTA) ve Etibank gibi kamu kuruluşları eliyle yürütülen bir yapıya dayanmaktaydı. Ancak 1985 yılında Turgut Özal hükümeti döneminde çıkarılan 3213 sayılı Maden Kanunu ve özellikle 2002 sonrasında yapılan 21 yasal değişiklik, madenleri uluslararası sermaye ile yerli komprador grupların kullanımına açtı. Bu serbestleştirmenin ulaştığı ürkütücü boyut resmi istatistiklere de açıkça yansımaktadır: 1923-2003 arasındaki 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde Türkiye genelinde verilen toplam maden arama ruhsatı sayısı sadece 1186 adet iken, son on beş yılda gerçekleştirilen yasal esnetmeler sonucu düzenlenen toplam ruhsat işlemi sayısı yaklaşık 386 bine ulaştı. Bu devasa artış, ülkenin doğal zenginliklerinin küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda nasıl bir talan sürecine maruz bırakıldığını gözler önüne seriyor.
Gelişmeler ve Beklentiler
Gelecek dönemde ekosistemlerin korunması ve kamusal denetimin yeniden tesis edilmesi yönündeki toplumsal taleplerin artması beklenirken, uzmanlar vahşi madencilik politikalarının yarattığı yapısal yıkımın uzun vadeli sosyo-ekonomik sonuçlarına karşı acil önlem alınması gerektiğinin altını çiziyor.
Kaynak: BirGün Manşet