İSTANBUL — Halil Çamay kaleme aldığı derinlemesine analizde, sermayenin ve müesses nizamın doğaya yönelik doymak bilmez saldırılarını, Goethe’nin Faust metaforu üzerinden masaya yatırırken; binyıllık zeytin ağaçlarının sökülmesinin ve derelerin kelepçelenmesinin yarattığı tarihsel yüzleşmeyi, toplumsal direniş dinamiklerini ve aydınların dönüşümünü gözler önüne seriyor.
- Sermayenin doymak bilmez ranta dayalı hırsı, Goethe’nin Faust metaforu ile özdeşleştirilerek doğaya yönelik saldırıların arka planını gözler önüne seriyor.
- Müesses nizamın kitleleri ‘sus ve otur’ diyerek uysallaştırma çabası, zeytin ağaçlarının sökülmesi ve derelerin kelepçelenmesi anında yerle bir oluyor.
- Gençliğinde sisteme meydan okuyan bazı aydın ve sanatçıların yaşlandıkça memurlaşması, sistemin ehlileştirme çarkının acı bir kanıtı olarak vurgulanıyor.
- Halkın, dozerlerin karşısına Karadeniz kadınının sopası ve Ege köylüsünün tapusuyla dikilmesi, kendiliğinden doğan direnişin en somut örneğini oluşturuyor.
Faust’un Şarabı ve Sermayenin Gözü Dönmüş Doğası
Halil Çamay Sermayenin ve müesses nizamın o gözü dönmüş doğasını, Goethe’nin Faust metaforundan daha iyi açıklayabilen hiçbir şey olmadığını belirtiyor. Faust’un o doymak bilmeyen, ruhunu parça parça şeytana satan ihtirası gibi; bugünün muktedirleri ve holdingleri de paraya, ranta, servete doyulmaz bir “şarap” muamelesi yapıyorlar. Bu doymama hali, güç sahiplerini öyle bir körleştiriyor ki; saldırmamazlık edemiyorlar. Durup dinlenmeden, bir vadiye daha, bir dereye daha, “bir ağaç daha keselim ne olacak” diyerek vahşice çullanıyorlar. Oysa Homeros’un kulağına, “Siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım!” diye fısıldayan o binyıllık Zeytin Ağacı, her bir kesilen dalıyla aslında insanlığın asıl masumiyetini ve ortak belleğini yüzlerine çarpıyor. Bu şuursuz, sömürgeci saldırganlık, iki kaçınılmaz diyalektik sonucu ve büyük bir tarihsel yüzleşmeyi beraberinde getiriyor.
“Sus ve Otur” Diyen Nizama Karşı Kendiliğinden Doğan Direniş
Müesses nizam, insanları ve coğrafyayı tektipleştirmek, uysallaştırmak için sinsi bir rıza üretimi işletir. Sistem, kitlelere sürekli “sus, otur, saygılı ol ve sadece biat et” diyen bir dünya dayatır. Gençliğinde sahnelerde sisteme meydan okuyan, toplumsal gerçekçi oyunlarda rol alan “aydınların” ve “sanatçıların” bile yaşlandıklarında memurlaşıp, devlet televizyonlarının iftar sofralarında oruç açan uysal figürlere dönüşmesi, bu ehlileştirme çarkının en acı kanıtıdır. Fakat bu steril illüzyon, sermayenin kepçesi insanın ve doğanın hayat damarına vurduğu an yerle bir olur. Sistem ne kadar makbul, sessiz bir toplum yaratmak isterse istesin; o kara eller binyıllık zeytinin köklerini topraktan koparmaya, dereleri kelepçelemeye kalktığı anda, o “uysal” denilen halk kendiliğinden birer direnişçiye dönüşür. Karadeniz kadını eline sopayı, Ege köylüsü göğsüne tapusunu, bilgesi zeytin dalını alıp dozerlerin karşısına dikildiğinde; muktedirin o hoyrat, talan yüzü ayan beyan açığa çıkar.
Gelişmeler ve Beklentiler
Bizler yıllarca, göklerden ipek kanatlı bir beyaz güvercin ağzında zeytin dalıyla barış getirecek diye sadece bekledik. Biz kendi içimizde felsefi, entelektüel tartışmalarla bölünüp, kimin daha haklı olduğunu tartışırken, talan düzeni köklere balta vurmaya devam etti. Ancak gelecekteki toplumsal stratejiler ve resmi süreçler, bu kendiliğinden doğan direnişin artık sadece bir bekleyişten ibaret kalmayacağını, ortak hafızanın ve doğanın savunulmasında köklü bir dönüm noktası oluşturacağını göstermektedir.
Kaynak: BirGün Manşet