17 Ekim 2026, Cumartesi
Haber

Ekran açık, gazetecilik kapalı!

Sorsanız “Halk TV’yi kapatmadık, yayın devam ediyor” derler. Evet, kumandanızdan Halk TV’nin bulunduğu kanalı tuşlarsanız ekrana görüntü geliyor. Yayın var ama haber yok! Mesela haftalardır ülkenin gündemini meşgul eden fon vurgununa ilişkin bir haber göremezsiniz.

Güncel gelişmelerin, ülkenin sorunlarının, iktidarın icraatlarının yerini geçmişten kalma, haber niteliği taşımayan programlar aldı. Demek ki bir televizyon kanalını susturmak için fişini çekmeye, ekranı karartmaya gerek yokmuş. Ekranı açık tutup, kurumun içini boşaltarak gazeteciliği ortadan kaldırmak da mümkünmüş.

Halk TV’ye kayyım atanmasının ardından ortaya çıkan tablo, meselenin bir şirketin yönetimine el konulmasından ibaret olmadığını gösteriyor. Burada toplumun haber alma hakkına yönelik çok daha sinsi ve ağır bir müdahale söz konusu.Halk TV herhangi bir televizyon kanalı değil.

İktidarın duymak istemediği soruların sorulduğu, görmezden gelinmesini istediği gerçeklerin gündeme taşındığı, kamu gücünü kullananların hesap vermeye çağrıldığı önemli yayın organlarından biriydi. Ekonomideki yıkımı, emeklinin ve çalışanın yoksullaşmasını, kamu kaynaklarının kimlere aktarıldığını, yolsuzluk iddialarını, hukuksuzlukları gündeme taşıyan bir habercilik anlayışından söz ediyoruz.

Örneğin fon vurgununu düşünün. Yüz binlerce insanın birikimlerine ulaşamadığı, yüz milyarlarca liralık işlemlerin ve servet transferlerinin sorgulandığı, iktidara yakın isimlerin bağlantılarının tartışıldığı, denetim kurumlarının sorumluluğunun konuşulduğu bir süreçte, iktidarın yanıtlamaktan kaçındığı soruları ısrarla soran en önemli televizyon kanallarından biriydi Halk TV.

İşte bu nedenle Halk TV’nin susturulması, bir yayın akışı meselesi değildir. İktidarın hesap vermesini isteyen, kamuoyunun gerçekleri öğrenmesini sağlayan sınırlı sayıdaki kanaldan birinin etkisizleştirilmesidir. Çünkü otoriter yönetimler için asıl rahatsız edici olan, yaptıklarının görünür hale gelmesidir.

HUKUK MU? Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 133. maddesi, belirli koşullarda şirketlere kayyım atanmasına olanak tanıyor. Ancak kayyımlık bir cezalandırma yöntemi değil, soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi amacıyla başvurulabilecek geçici bir koruma tedbiridir. Bugün ise kayyım müessesesi, hukuki bir koruma tedbiri olmaktan çıkarılarak şirketlerin yönetimine el koymanın, mülkiyet hakkını fiilen işlevsizleştirmenin ve söz konusu medya kuruluşları olduğunda eleştirel gazeteciliği susturmanın aracına dönüştürüldü.

Peki, bir televizyon kanalının haber yayınlarının durdurulmasının yürütülen soruşturmayla ne ilgisi var? Hangi delil, hangi haber yayınlandığında ortadan kalkacak? Gazetecilerin iktidarın ekonomi politikalarını eleştirmesi, yolsuzluk iddialarını araştırması veya kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorgulaması hangi soruşturmayı tehlikeye atacak?

Bir şirketin yönetimini devralmakla o şirketin yaptığı işi ortadan kaldırmak aynı şey değildir. Üstelik burada sıradan bir ticari faaliyetten değil, anayasal güvence altındaki basın özgürlüğünden söz ediyoruz. Ekrandaki yayın akışını sürdürüp haber merkezini işlevsiz bırakmak, basitçe “kabul edilemez” denilerek geçiştirilebilecek bir hukuki hata değil; apaçık bir siyasi suçüstü halidir.

SANSÜRÜN YENİ BİÇİMİ Anayasa’nın 28. maddesi açık: “Basın hürdür, sansür edilemez.” Ancak sansür, bir haberin yayınlanmasını açıkça yasaklamakla sınırlı değildir. Haberin üretilmesini, yayımlanmasını ve topluma ulaşmasını engelleyen müdahaleler de doğrudan basın özgürlüğüne yöneliktir. Sansürün artık gazetelerin toplatılmasına, televizyonların kapatılmasına ihtiyacı yok.

Yayın organının adı, logosu, frekansı yerinde bırakılırken gazeteciliğin kendisi ortadan kaldırılabiliyor. Böylece sansür, bir yasaklama işlemi olarak değil, olağan bir yönetim tasarrufu gibi sunulabiliyor. Hukuk devleti, kamu gücünün kanuna dayanmasıyla yetinmez; anayasal hak ve özgürlüklere uygun kullanılmasını da gerektirir.

Peki, Halk TV’nin haber yayınlarının durdurulması hangi kamu yararını koruyor? Yoksa korunan, yoksulluğun, denetimsizliğin, servetin kimlere aktarıldığının ve hukuksuzlukların daha az konuşulmasını isteyen iktidarın siyasi çıkarı mı? ÖNCE TELE1, ŞİMDİ HALK TV Halk TV ilk değil.

Daha önce TELE1 de kayyım müdahalesiyle karşı karşıya kaldı ve sonunun ne olduğunu biliyoruz. Burada asıl mesele, kamuoyunun iktidardan bağımsız haber alma imkânının giderek daralmasıdır. İktidarı en sert biçimde sorgulayan, yolsuzluk iddialarını gündemde tutan yayın organları birer birer etkisizleştiriliyor.

Karşımızda, eleştirel gazeteciliği kamusal alandan tasfiye etmeye yönelik sistematik bir müdahale var. Bu müdahalelerin etkisi hedef alınan kuruluşlarla sınırlı kalmıyor. Diğer gazetecilere ve medya kuruluşlarına da bir mesaj veriliyor: Sıra size de gelebilir! Böylece bugünün eleştirel sesleri susturulurken yarının gazeteciliğinin sınırları da korkuyla yeniden çiziliyor.

NE YAPILMALI? Kayyım, adı üstünde, bir şirketin işlerini geçici olarak yürütmek için atanır; bir televizyonun yayın politikasını belirlemek için değil. Bu nedenle üç adım gecikmeden atılmalı. Birincisi, medya kuruluşlarına atanan kayyımların yetkisi kanunla şirketin mali yönetimiyle sınırlandırılmalı; haber merkezi ve yayın politikası açıkça bu yetkinin dışında tutulmalı.

İkincisi, kayyım yönetimindeki kanallarda gazetecilerin işten uzaklaştırılması ve yayın çizgisinin değiştirilmesi yasaklanmalı. Üçüncüsü, Halk TV’nin haber yayınları derhal yeniden başlatılmalı, gazeteciler işlerinin başına dönmeli, kanalın sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engelleri kaldırılmalı. Çünkü demokrasi sandıktan ibaret değildir.

Yurttaşların bilgiye ulaşamadığı, iktidarın sorgulanamadığı, farklı seslerin susturulduğu bir ülkede seçimlerin yapılması demokratik bir düzenin varlığını göstermeye yetmez. Demem o ki Halk TV’nin ekranında bugün susturulan yalnızca gazeteciler değil; fon vurgununda parasını kaybedenlerin, geçinemeyen emeklinin, hakkını arayan işçinin sesidir.

İktidar, kendisini denetleyen basını etkisizleştirerek gerçeklerin duyulmasını engellemekle kalmıyor; yalnızca kendi anlatısını topluma dayatan bir medya düzeni kuruyor. Bunun adı basını teslim almaktır. Ekranlar açık kalabilir. Ama gazetecilik susturulmuşsa, karartılan yalnızca televizyonlar değil, toplumun gerçeği öğrenme hakkıdır.

Bu hakkımızdan asla vazgeçmeyeceğiz.

Kaynak: BirGün Manşet

Bir Yorum Yazın