İktidar partisinin genel sekreteri, hafta başında yaptığı bir konuşmada avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Ezer geçeriz, ezer geçeriz!..” diye sopa sallıyor, tehdit ediyordu. Yine, iktidar partisine “sonradan girme” komik bir zat, ondan daha yüksek bir desibel ile gırtlağını yırtarcasına, sürekli olarak liderinin ismini tekrarlamak suretiyle “En tepe”nin gözüne girmeye çalışarak “Yoooyleyaama!
Yoooyleyaama!” (yaptığımız ayrıntılı ses analizinde “Yok öyle yağma” demeye çalıştığını fark ettik) diye haykırıyordu. İktidar ortağı küçük partinin genel başkanı da “Gençler Fransa’ya heveslenmeyin” diyerek, ülkemizde de başta öğrenciler olmak üzere ezilen, sömürülen ve hakları gasp edilen kesimin, olası bir “sokaklara dökülme senaryosu”ndan nasıl korktuğunu ikrar ediyordu.
Tabii “Batı emperyalizmine kapılmayın” gibi trajikomik bir ekleme de yaparak. Sanki, başka bir gezegende yaşıyormuş ve “bizim bilmediğimiz bir başka Batı Emperyalizmi” varmış da, gençlerimiz ona kapılacakmış gibi. Sanki, “Batı Emperyalizminin ta kendisi” durumundaki ABD’nin her istediğini “Tak der, şak yaparız” diye uygulamak için gece gündüz uğraşanlar kendileri değil de muhalefetmiş gibi.
Muktedirler için öylesine büyük ve hızlı bir çöküş dönemi başladı ki bu ülkede, artık hiçbir yolsuzluğu, pisliği, rezaleti, ayıbı gizlemeye güçlerinin yetmediği ortada. Kaç yıldır doğru dürüst delillendiremedikleri pek çok dosya ile muhalefetin belediyelerine savaş açarken, İBB Başkanı’nı 2,500 sene hapis istemiyle yargılarken, tek tek itirafçıların ve “etkin pişmanlar”ın ifadeleri Silivri’de ardı ardına çökerken patlayan “Fonzi Skandalı” akıllarını başlarından aldı.
Asrın hırsızlığı olayında memleketin bilcümle projektörleri bir anda üzerlerine çevrilince öylece şaşırıp kaldılar ve bunun şaşkınlığı ile kendilerinden olmayan herkese, bu pislikleri yazıp çizen anlatan herkese karşı adeta bir “Büyük Taarruz” başlattılar. Çarşamba sabahı, Türkiye’nin en çok izlenen haber mecralarından biri olan Halk TV’ye yönelik şafak operasyonu bu taarruzun önemli bir parçası sayılmalı.
Üstelik bu operasyonu, diğer bağımsız yayıncılar gibi, iktidara ruhunu satmamış, kiraya vermemiş başka gazeteciler gibi Halk TV’nin de geniş biçimde yansıtacağı belli olan tarihi “İmamoğlu savunmasının” başlamasından birkaç saat öncesine denk getirdiler. Halk TV de, öteki bağımsız yayıncılar gibi, haftalardır fon hırsızlığını, ekonomide yaşanan felaket tablosunu, yargıda artık ayyuka çıkan siyasallaşmayı, adaletin iğdiş edilmesini, baskıları, sömürüyü, özgürlüklerin boğazlanmasını cesurca kamuoyuna duyurarak şimşekleri üzerine çekmekteydi.
Aynı, kendisinden neredeyse tam bir yıl önce (24 Ekim 2025) hayasızca kayyım atanan TELE1 TV gibi, polislerin bastığı kanalın hem normal yayını durduruldu ve kaset yayına geçildi, hem de yöneticileri hakkında “akçeli işler” içerikli dosyalardan söz edilerek çok sayıda kişi hakkında gözaltı kararı alındı.
Zaten son birkaç haftadır, muktedir zümrenin ayyuka çıkan soygun düzenine ilişkin haberleri ve yorumları bastırabilmek için sürekli sosyal medya hesabı yasaklamak, internet sitelerine erişim engeli getirmek, gazetecileri hep mâlûm kanun maddelerini kullanarak hapislere atmak veya ev hapsi cezası vermek, rutin hale gelmişti.
Maksat çok açık: Millet duymasın, bilmesin, görmesin. Bu, aslında yıllardır anlatmaya çalıştığımız bir gerçeğin de itiraf ve ikrarı. Nedir o gerçek? Hem yazılı hem de elektronik medyanın ezici bir çoğunluğunu (neredeyse yüzde 90) her türlü hileli ve ayıplı yöntemlerle ele geçirdikleri halde, halkın o rejim borazanlarını değil, bağımsız gazeteci ve yayıncılarını izlediğini biliyorlar.
Aldıkları kararlarla da bunu açıkça belli ediyorlar. Kamu bankalarından, Varlık Fonu şirketlerinden bu yandaş medyaya döşedikleri kalın borularla aktardıkları milyarlarca TL “besleme paraları” bile işe yaramıyor artık. Kimse okumuyor bunların gazetelerini, izlemiyor TV haberlerini. İnternet sitelerine itibar etmiyor.
Büyük bir öfke içinde, artık muhalefete saldırının dozunu arttırmaktan başka bir çareleri kalmadığını öyle belli ediyorlar ki… Yukarıda da anlattığımız bazı ağızlardan “Her alanda kadrolarımızla, taraftarlarımızla ezeriz sizi” diyerek Şanlı Gezi Direnişi’ni de hatırlatarak, “O günlerdeki gibi ezeriz ha!..” diyerek tehdit ediyorlar.
Suçluların telaşı ve ürkekliği, her şeyi berbat etmiş bir siyasi hareketin büyük bir paniğe dönüşen ruh hali, işte bu demokrasi dışı adımları attırıyor onlara. Bir yandan da insanları sandıktan soğutmaya, “Gitsek ne olacak ki sandığa?
Bunlar saymaz sonucu, nasıl olsa…” duygusunu yerleştirmeye çalışıyorlar. Sandığın etkisizleştirildiği, yandaş kadrolarla dolduklarını artık kendilerinin bile utanmadan itiraf ettikleri yargının güvenilirliğinin sıfırlandığı bir ülkeyi giderek yoksullaştırdıkları 86 milyon nüfus için büyük bir zindana çevirdikleri artık bir gerçek.
Cesaret aldıkları şey ise, bizlerin yani muhalif güçlerin dağınıklığı ve sesimizin şimdilik cılız çıkması. Ana muhalefetin sık sık yaptığı stratejik ve taktik hatalar. Kol kola ve yan yana güçlü ve etkili bir muhalif mücadele hattının hâlâ yaratılamamış olması.
Ama emin olun. Bizlerin bu hattı yaratması, onların artık bu “çöküş ve ricat halini geri çevirebilmelerinden” daha kolay. Aç gözlü sömürgenler, demokrasi düşmanı, tüm özgürlüklerin ve ülke bağımsızlığının düşmanı, laikliğin düşmanı faşistler, “gidici” olduklarının her geçen gün farkındalar.
O yüzden zannediyorlar ki, “Seslerimizi kısarlarsa, medyayı etkisizleştirirlerse” bu halk karanlıkta kalırsa, işleri kolaylaşacak. Öyle bir opsiyon olmadığını onlara göstermenin tam zamanıdır. Örgütlü mücadele bu işin antidotudur.
Kaynak: BirGün Manşet