İSTANBUL — 27 Ekim’de İstanbul genelinde etkili olan sağanak yağış ve sonrasında yaşanan sel ile su baskınları, kentin alt yapı yetersizliklerini bir kez daha gözler önüne sererken, faturayı yine işçi ve emekçi kesime kesti. Tuzla ve Pendik ilçelerini vuran olumsuz hava koşullarında iş yerleri ve evleri su basan emekçiler, patronların “Her koşulda işlerinize geleceksiniz” baskısı altında çaresiz bırakıldı.
- 27 Ekim’deki sağanak yağış İstanbul’un Tuzla ve Pendik ilçelerinde hayatı felç etti, ev ve iş yerlerini su bastı.
- Adöksan Fabrikası’nda bor yağının suya karışması sonucu işçilerin elleri ve vücutları yara oldu.
- Patronların ‘Her koşulda işe geleceksiniz’ zorlaması, emekçileri elverişsiz hava koşullarında dahi çalışmaya mecbur bırakıyor.
- Geçmişten bugüne değişmeyen tablo: Zenginler konforlu araçlarıyla ulaşım sağlarken, işçiler servis araçları olmadan tehlikeli yollarda mücadele ediyor.
Ne Oldu? Tuzla ve Pendik’te Yağmurun Ardından Yaşanan Kabus
Son bir ay içinde İstanbul’da yağan sağmur yağmurları ve ardından yaşanan sel ve su baskınları işçiler ve emekçiler için tam bir kabusa dönüştü. Geçtiğimiz günlerde etkisini artıran yoğun yağış, özellikle Anadolu Yakası’ndaki Tuzla ve Pendik ilçelerini derinden etkiledi. Yaşanan su baskınları neticesinde birçok iş yeri ile birlikte binaların giriş katlarında ikamet eden emekçilerin evlerini su bastı. Yere düşen yağmur damlaları o gün yine sadece işçilerin üzerlerine yağdı; yollarda kaldılar, sırılsıklam ıslandılar ve büyük bir korku yaşadılar. Ancak asıl trajediyse, patronların “Her koşulda işlerinize geleceksiniz” dayatmasıyla başladı. Emekçiler, su basan evlerini ve bozulma tehlikesi geçiren yaşam alanlarını arkalarında öylece bırakarak fabrikalara, çalışmak üzere gitmek zorunda kaldı. Öte yandan, bir önceki sağmur ve sel felaketinde Adöksan Fabrikası’nda yaşanan skandal gözler önüne serildi. Bor yağının suya karışması sonucunda işçilerin elleri ve vücutları ciddi şekilde yara oldu. Başka sağlık sorunlarıyla da boğuşan işçi kadınlar, yaşadıkları çaresizliği ve hayati tehlikeyi ‘Canımızın değeri ne zaman oldu ki yağmurda da olsun’ diyerek büyük bir tepkiyle dile getirdi.
Geçmişten Bugüne Değişmeyen Tablo: Kar ve Yağmur Kime Yağıyor?
Yıllar geçse de kentin yoksul semtlerindeki manzara değişmiyor, zenginler için eşsiz görünen doğa olayları emekçiler için bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Hatırlanacağı üzere, bundan 20 yıl önce İstanbul’da kar yağdığı zaman tam anlamıyla yağardı. Her yer bembeyaz olur, kartpostallık eşsiz bir manzara ortaya çıkardı. Ama emekçilerin yaşadığı semtler pek de o kadar masum ve güzel görünmezdi. İnsanlar yine kapalı yolları aşıp iş yerlerine ulaşmaya çalışırdı. Kimisi yolları aşamaz, yollarda mahsur kalırdı. Yine yoğun kar yağışının olduğu bir yıl, tek bir servis aracı dahi tahsis edilmeden işçiler fabrikaya ulaşmaya çalışmıştı. Ağırlıklı olarak kadın işçilerin çalıştığı ve yolu aşırı yokuş olan bu fabrikaya işçiler; elleri ayakları donmuş, üstü başı sırılsıklam ıslanmış, soğuktan tir tir titreyerek gitmek zorunda kalmıştı. Henüz uzakta olan işçiler fabrikaya ulaşamamışken, erken saatte varabilen işçiler yemekhanede toplanmış ve patronu çağırarak ‘Bu halde nasıl çalışalım’ diye sormuştu. O gün patronun verdiği cevap, sermayedar sınıfın bakış açısını özetliyordu: ‘Ben geldiysem fabrikaya herkes gelecek. Kar sadece size yağmadı. Sabah evden arabaya gelinceye kadar benim de ayaklarım ıslandı’ diyerek trajikomik bir örnek vermişti.
Kimi Nasıl Etkileyecek? Eşitsizliğin Sınırsız Boyutu ve İşçi Kadınların İsyanı
Geçmişte o gün iç seslerini bastırmaya çalışan işçi kadınların sessiz çığlığı bugünün de gerçeğidir. Kadınların o gün düşündüklerini bugün çok daha net duyar gibiyiz: ‘Biz eşit değiliz. Sen sabah son model lüks arabana binerken ayakkabının ucunun kara batması ile bizim bir servis aracı bile olmadan buzlu yollarda düşe kalka gelmemiz aynı şey değil. Patron sıcacık odasında vakit öldürecek ama biz buz gibi dört duvarın arasında, belki makineler ortamı ısıtır diye umut edeceğiz. Aklımız kar dolayısıyla okulu tatil edilmiş evdeki çocuklarımızda kalacak. Bütün gün bu telaş ve yarıya kadar ıslanmış bedenlerimizin titremesi ile çalışmak zorunda kalacağız.’ Yıllar geçse de mevsimler değişse de manzara yine patronlara eşsiz bir konfor sunarken, faturası yine işçilerin sırtına yükleniyor.
Gelişmeler ve Beklentiler
Sonuç olarak; iklim krizinin ve yetersiz kentsel altyapının faturasının her defasında işçi sınıfına kesilmesi, çalışma yaşamındaki denetimsizlikleri ve sınıfsal uçurumu gözler önüne sermektedir. Uzmanlar ve sendikalar, aşırı hava olaylarında zorunlu olmadıkça üretim faaliyetlerinin durdurulması, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin ivedilikle artırılması ve patronların keyfi kararlarına karşı yasal düzenlemelerin sıkılaştırılması gerektiğinin altını çizmektedir.
Kaynak: Evrensel