Washington yönetimi artık sahada bizzat savaşmak yerine kendi stratejisiyle uyumlu “muharip müttefikler” kurgulamaktadır. İsrail, Suriye ekseninde yaşanan gelişmeler, Polonya ve son düzenlemelerle Almanya bu stratejinin parçasıdır. Türkiye de bu anlaşmayla ABD stratejisiyle tam bir uyumlanma sürecine girmiştir, nitekim Donald Trump’ın Mekke Anlaşması’na yönelik memnuniyet dolu açıklamaları bu tablonun en somut kanıtıdır.
- Bağımsız gazetecilik bir tık kadar yakınUygulamamızı indirin, en güncel haberler…
- Uygulamamızı indirin, en güncel haberler cebinize gelsin…
- Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün Wh…
Detaylar ve Resmi Açıklamalar
Bağımsız gazetecilik bir tık kadar yakınUygulamamızı indirin, en güncel haberler cebinize gelsin
Uygulamamızı indirin, en güncel haberler cebinize gelsin
Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün WhatsApp kanalını buraya dokunarak hemen takibe alabilirsiniz.
Etki Can BolatcanOrtadoğu’da ABD’nin dizayn ettiği satranç masasına oturan iktidar, türlü çıkar pazarlıklarıyla ülkeyi bir kez daha başka savaşlara siper etmeye hazırlanıyor. “Mekke Paktı” adı altında meclise taşınan anlaşma, özünde ABD ve İsrail’in bölgedeki stratejik çıkarlarına hizmet etme üzerine kurulu.Ekonomik krizin yarattığı kaynak arayışının ve savunma sanayiine pazar açma hırsının bir sonucu olarak rejim, Türkiye halklarının 10 yıllık güvenliğini de antlaşmanın tarafları devletlere teslim ediyor.Mekke Antlaşması’nın getirdiği askeri riskleri, anlaşmanın arkasındaki pazarlıkları ve Türkiye’nin bölge politikasını savunma politikaları uzmanı Suat Delgen ile konuştuk.Mekke Anlaşması ekseninde son dönemlerde hangi gelişmeler yaşanıyor? Bu gelişmeler çerçevesinde Meclis gündemine neler taşınmalı, hangi hususlar gündeme getirilmeli? Meclis gündemine neler taşınacağından ziyade, nelerin taşınması ve hangi hususların sorgulanması gerektiğine odaklanmak lazım. Anlaşma metnini incelediğimizde ilk olarak birinci madde dikkat çekiyor. Bu maddede tarafların birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilmezliğini sağlamak ve korumak amacıyla iş birliği yapacakları belirtiliyor.Türkiye, 1952’den bu yana üyesi olduğu NATO ittifakı dışında ilave bir ittifaka ihtiyaç duymaksızın bu değerlerini koruyabilecek imkân ve kabiliyete sahiptir. Dolayısıyla birinci maddedeki hedefler aslında Türkiye’nin ihtiyaçlarını yansıtmıyor. Ancak anlaşmanın diğer taraflarına baktığımızda durum çok farklı. Pakistan’ın Hindistan ile Keşmir sorunu var. Suudi Arabistan’ın ise Yemen ve Husiler ile süregelen ciddi çatışmaları bulunuyor. Bu tablo, Türkiye’nin kendi güvenliğinden ziyade diğer ülkelerin kronik sorunlarına kalkan olmak ve onlara yardım etmek gayesiyle bu yapıya dahil edildiği izlenimini doğuruyor.İkinci maddeye geçtiğimizde ise taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı ifade ediliyor. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına atıfta bulunarak, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere destek sağlanacağı belirtiliyor. Bu madde bir yönüyle NATO’nun 5. maddesine benzetilmeye çalışılmış. Ancak metnin arka planında savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında iş birliği vurgusu öne çıkıyor. Sahadaki pratik hedef, tehlike altındaki Suudi Arabistan’a askeri destek sağlama karşılığında Türk savunma sanayii ürünlerine pazar açmaktır.İkinci ve en vahim husus ise 16. maddedeki 10 yıl şartıdır. Metne göre anlaşma süresiz yürürlükte kalacak, taraflar ancak yürürlüğe giriş tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra, en az 3 ay önceden yazılı bildirimde bulunarak çekilebilecektir. Anayasa gereği uluslararası anlaşmaları onaylayan uygun bulma kanunlarının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Türkiye’de olası bir iktidar ya da siyasi iklim değişikliğinde yeni hükümetlerin bu yükümlülükten çıkmasını engellemek, dış politikayı 10 yıl boyunca ipotek altına almak istemektedirler. Muhalefetin ve TBMM’nin asıl olarak bu kilit üzerine odaklanması şarttır.Bunun yanı sıra Türkiye’nin bu denkleme giriş şekli de tartışmalıdır. Örneğin Mısır bu anlaşmanın tarafı değildir. Bâbülmendep Boğazı’ndaki tıkanıklık ve Süveyş Kanalı geçişlerinin aksaması Mısır’a yıllık yaklaşık 10 milyar dolar kaybettirmektedir. Ayrıca ABD, Kasım 2025’te Suudi Arabistan ile bir savunma anlaşması imzalayarak Riyad’ı “NATO Dışı Başlıca Müttefik” (MNNA) statüsüne almıştır. ABD ve Pakistan’ın zaten anlaşmaları varken ve onlar fiilen doğrudan risk üstlenmezken, Türkiye’nin sadece savunma sanayiine pazar yaratmak uğruna, adında kutsal bir mekanın kullanıldığı böylesi bir Arap devletleri içi kriz zeminine angaje olması stratejik hatadır. Üstelik Türkiye’nin Suudi Arabistan ile zaten ikili askeri eğitim ve iş birliği anlaşmaları mevcuttur.Türkiye fiilen bir savaşa girecek mi? Girmeyecekse nasıl bir politika izleyecek? Bölgedeki çatışmalar kimin çıkarına hizmet ediyor? Anlaşmanın 1. maddesi açık bir saldırı ve sınır ihlali durumunu şart koşmaktadır. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın kendi inisiyatifiyle Yemen’e yapacağı bir operasyona Türkiye’nin doğrudan veya fiilen katılması söz konusu olamaz. Ancak Husilerin Suudi petrol tesislerine füze saldırısı düzenlemesi ve Suudi hava savunmasının yetersiz kalması durumunda Türkiye’den yardım talep edilebilir.İşte bu noktada Türkiye adına çok tehlikeli bir süreç başlar. Eğer Türkiye’nin bu pakt içerisindeki askeri varlığı nedeniyle Türk ticaret gemileri Husilerin hedefi haline gelirse, Ankara o bölgeye donanma gücü göndermek zorunda kalacaktır. Türkiye için asıl bıçak sırtı durum burasıdır, zira Türk fırkateynlerinin mevcut envanterde balistik füzelere karşı doğrudan savunma yeteneği bulunmamaktadır.Bölgedeki çatışmalar ve bu yeni mimari stratejik açıdan ABD ve müttefiklerinin çıkarlarına hizmet etmektedir. Washington yönetimi artık sahada bizzat savaşmak yerine kendi stratejisiyle uyumlu “muharip müttefikler” kurgulamaktadır. İsrail, Suriye ekseninde yaşanan gelişmeler, Polonya ve son düzenlemelerle Almanya bu stratejinin parçasıdır. Türkiye de bu anlaşmayla ABD stratejisiyle tam bir uyumlanma sürecine girmiştir, nitekim Donald Trump’ın Mekke Anlaşması’na yönelik memnuniyet dolu açıklamaları bu tablonun en somut kanıtıdır.Ayrıca Türkiye’nin bu pakta girerek Pakistan ekseninde konumlanması, Ankara’nın Hindistan ile olan ilişkilerini de dinamitleyecektir. Hindistan’ın İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği ittifaka daha fazla ağırlık vermesi, Doğu Akdeniz’deki hassas dengeleri aleyhimize dönüştürebilir. Türkiye bölgesel ilişkilerini ikili düzeyde geliştirmelidir, kendini uluslararası alanda bağlayacak, hareket alanını daraltacak ve başka ülkelerin menfaatine çalışan geniş çerçeveli paktların içine fiilen sokmamalıdır.Bu savunma mimarisinin nihai hedef havuzunda olası bir İran tehdidinin yer aldığı aşikardır. Fakat Türkiye’nin bu ittifakın getirdiği yükümlülüklerle İran ile doğrudan karşı karşıya gelmesi ne ulusal menfaatlerimize uygundur ne de mevcut bölgesel konjonktürde savunulabilir bir politikadır.Dahası, Türkiye’nin burnunun dibinde asıl odaklanması gereken devasa güvenlik sorunları bulunmaktadır. Karadeniz’de Türkiye bağlantılı kargo gemileri Romanya ve Bulgaristan açıklarında saldırılara maruz kalmıştır, deniz güvenliğimiz açısından birincil öncelik Karadeniz olmalıdır. Doğu Akdeniz’de ise Tobruk Temsilciler Meclisi’nin Türkiye-Libya anlaşmasını onaylamamasının ardından Mısır ve Yunanistan, 2020 anlaşmalarını Meis’i kapsayacak biçimde 28 derece boylamının doğusuna genişletme hamlesi yapmaktadır. Bu durum Doğu Akdeniz’de her an fiili bir çatışma ve tırmanma riski doğurmaktadır.Ankara’dan Riyad’a saltanat kalkanı
Ortadoğu’da ABD’nin dizayn ettiği satranç masasına oturan iktidar, türlü çıkar pazarlıklarıyla ülkeyi bir kez daha başka savaşlara siper etmeye hazırlanıyor. “Mekke Paktı” adı altında meclise taşınan anlaşma, özünde ABD ve İsrail’in bölgedeki stratejik çıkarlarına hizmet etme üzerine kurulu.Ekonomik krizin yarattığı kaynak arayışının ve savunma sanayiine pazar açma hırsının bir sonucu olarak rejim, Türkiye halklarının 10 yıllık güvenliğini de antlaşmanın tarafları devletlere teslim ediyor.Mekke Antlaşması’nın getirdiği askeri riskleri, anlaşmanın arkasındaki pazarlıkları ve Türkiye’nin bölge politikasını savunma politikaları uzmanı Suat Delgen ile konuştuk.Mekke Anlaşması ekseninde son dönemlerde hangi gelişmeler yaşanıyor? Bu gelişmeler çerçevesinde Meclis gündemine neler taşınmalı, hangi hususlar gündeme getirilmeli? Meclis gündemine neler taşınacağından ziyade, nelerin taşınması ve hangi hususların sorgulanması gerektiğine odaklanmak lazım. Anlaşma metnini incelediğimizde ilk olarak birinci madde dikkat çekiyor. Bu maddede tarafların birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilmezliğini sağlamak ve korumak amacıyla iş birliği yapacakları belirtiliyor.Türkiye, 1952’den bu yana üyesi olduğu NATO ittifakı dışında ilave bir ittifaka ihtiyaç duymaksızın bu değerlerini koruyabilecek imkân ve kabiliyete sahiptir. Dolayısıyla birinci maddedeki hedefler aslında Türkiye’nin ihtiyaçlarını yansıtmıyor. Ancak anlaşmanın diğer taraflarına baktığımızda durum çok farklı. Pakistan’ın Hindistan ile Keşmir sorunu var. Suudi Arabistan’ın ise Yemen ve Husiler ile süregelen ciddi çatışmaları bulunuyor. Bu tablo, Türkiye’nin kendi güvenliğinden ziyade diğer ülkelerin kronik sorunlarına kalkan olmak ve onlara yardım etmek gayesiyle bu yapıya dahil edildiği izlenimini doğuruyor.İkinci maddeye geçtiğimizde ise taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı ifade ediliyor. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına atıfta bulunarak, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere destek sağlanacağı belirtiliyor. Bu madde bir yönüyle NATO’nun 5. maddesine benzetilmeye çalışılmış. Ancak metnin arka planında savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında iş birliği vurgusu öne çıkıyor. Sahadaki pratik hedef, tehlike altındaki Suudi Arabistan’a askeri destek sağlama karşılığında Türk savunma sanayii ürünlerine pazar açmaktır.İkinci ve en vahim husus ise 16. maddedeki 10 yıl şartıdır. Metne göre anlaşma süresiz yürürlükte kalacak, taraflar ancak yürürlüğe giriş tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra, en az 3 ay önceden yazılı bildirimde bulunarak çekilebilecektir. Anayasa gereği uluslararası anlaşmaları onaylayan uygun bulma kanunlarının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Türkiye’de olası bir iktidar ya da siyasi iklim değişikliğinde yeni hükümetlerin bu yükümlülükten çıkmasını engellemek, dış politikayı 10 yıl boyunca ipotek altına almak istemektedirler. Muhalefetin ve TBMM’nin asıl olarak bu kilit üzerine odaklanması şarttır.Bunun yanı sıra Türkiye’nin bu denkleme giriş şekli de tartışmalıdır. Örneğin Mısır bu anlaşmanın tarafı değildir. Bâbülmendep Boğazı’ndaki tıkanıklık ve Süveyş Kanalı geçişlerinin aksaması Mısır’a yıllık yaklaşık 10 milyar dolar kaybettirmektedir. Ayrıca ABD, Kasım 2025’te Suudi Arabistan ile bir savunma anlaşması imzalayarak Riyad’ı “NATO Dışı Başlıca Müttefik” (MNNA) statüsüne almıştır. ABD ve Pakistan’ın zaten anlaşmaları varken ve onlar fiilen doğrudan risk üstlenmezken, Türkiye’nin sadece savunma sanayiine pazar yaratmak uğruna, adında kutsal bir mekanın kullanıldığı böylesi bir Arap devletleri içi kriz zeminine angaje olması stratejik hatadır. Üstelik Türkiye’nin Suudi Arabistan ile zaten ikili askeri eğitim ve iş birliği anlaşmaları mevcuttur.Türkiye fiilen bir savaşa girecek mi? Girmeyecekse nasıl bir politika izleyecek? Bölgedeki çatışmalar kimin çıkarına hizmet ediyor? Anlaşmanın 1. maddesi açık bir saldırı ve sınır ihlali durumunu şart koşmaktadır. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın kendi inisiyatifiyle Yemen’e yapacağı bir operasyona Türkiye’nin doğrudan veya fiilen katılması söz konusu olamaz. Ancak Husilerin Suudi petrol tesislerine füze saldırısı düzenlemesi ve Suudi hava savunmasının yetersiz kalması durumunda Türkiye’den yardım talep edilebilir.İşte bu noktada Türkiye adına çok tehlikeli bir süreç başlar. Eğer Türkiye’nin bu pakt içerisindeki askeri varlığı nedeniyle Türk ticaret gemileri Husilerin hedefi haline gelirse, Ankara o bölgeye donanma gücü göndermek zorunda kalacaktır. Türkiye için asıl bıçak sırtı durum burasıdır, zira Türk fırkateynlerinin mevcut envanterde balistik füzelere karşı doğrudan savunma yeteneği bulunmamaktadır.Bölgedeki çatışmalar ve bu yeni mimari stratejik açıdan ABD ve müttefiklerinin çıkarlarına hizmet etmektedir. Washington yönetimi artık sahada bizzat savaşmak yerine kendi stratejisiyle uyumlu “muharip müttefikler” kurgulamaktadır. İsrail, Suriye ekseninde yaşanan gelişmeler, Polonya ve son düzenlemelerle Almanya bu stratejinin parçasıdır. Türkiye de bu anlaşmayla ABD stratejisiyle tam bir uyumlanma sürecine girmiştir, nitekim Donald Trump’ın Mekke Anlaşması’na yönelik memnuniyet dolu açıklamaları bu tablonun en somut kanıtıdır.Ayrıca Türkiye’nin bu pakta girerek Pakistan ekseninde konumlanması, Ankara’nın Hindistan ile olan ilişkilerini de dinamitleyecektir. Hindistan’ın İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği ittifaka daha fazla ağırlık vermesi, Doğu Akdeniz’deki hassas dengeleri aleyhimize dönüştürebilir. Türkiye bölgesel ilişkilerini ikili düzeyde geliştirmelidir, kendini uluslararası alanda bağlayacak, hareket alanını daraltacak ve başka ülkelerin menfaatine çalışan geniş çerçeveli paktların içine fiilen sokmamalıdır.Bu savunma mimarisinin nihai hedef havuzunda olası bir İran tehdidinin yer aldığı aşikardır. Fakat Türkiye’nin bu ittifakın getirdiği yükümlülüklerle İran ile doğrudan karşı karşıya gelmesi ne ulusal menfaatlerimize uygundur ne de mevcut bölgesel konjonktürde savunulabilir bir politikadır.Dahası, Türkiye’nin burnunun dibinde asıl odaklanması gereken devasa güvenlik sorunları bulunmaktadır. Karadeniz’de Türkiye bağlantılı kargo gemileri Romanya ve Bulgaristan açıklarında saldırılara maruz kalmıştır, deniz güvenliğimiz açısından birincil öncelik Karadeniz olmalıdır. Doğu Akdeniz’de ise Tobruk Temsilciler Meclisi’nin Türkiye-Libya anlaşmasını onaylamamasının ardından Mısır ve Yunanistan, 2020 anlaşmalarını Meis’i kapsayacak biçimde 28 derece boylamının doğusuna genişletme hamlesi yapmaktadır. Bu durum Doğu Akdeniz’de her an fiili bir çatışma ve tırmanma riski doğurmaktadır.Ankara’dan Riyad’a saltanat kalkanı
Ekonomik krizin yarattığı kaynak arayışının ve savunma sanayiine pazar açma hırsının bir sonucu olarak rejim, Türkiye halklarının 10 yıllık güvenliğini de antlaşmanın tarafları devletlere teslim ediyor.Mekke Antlaşması’nın getirdiği askeri riskleri, anlaşmanın arkasındaki pazarlıkları ve Türkiye’nin bölge politikasını savunma politikaları uzmanı Suat Delgen ile konuştuk.Mekke Anlaşması ekseninde son dönemlerde hangi gelişmeler yaşanıyor? Bu gelişmeler çerçevesinde Meclis gündemine neler taşınmalı, hangi hususlar gündeme getirilmeli? Meclis gündemine neler taşınacağından ziyade, nelerin taşınması ve hangi hususların sorgulanması gerektiğine odaklanmak lazım. Anlaşma metnini incelediğimizde ilk olarak birinci madde dikkat çekiyor. Bu maddede tarafların birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilmezliğini sağlamak ve korumak amacıyla iş birliği yapacakları belirtiliyor.Türkiye, 1952’den bu yana üyesi olduğu NATO ittifakı dışında ilave bir ittifaka ihtiyaç duymaksızın bu değerlerini koruyabilecek imkân ve kabiliyete sahiptir. Dolayısıyla birinci maddedeki hedefler aslında Türkiye’nin ihtiyaçlarını yansıtmıyor. Ancak anlaşmanın diğer taraflarına baktığımızda durum çok farklı. Pakistan’ın Hindistan ile Keşmir sorunu var. Suudi Arabistan’ın ise Yemen ve Husiler ile süregelen ciddi çatışmaları bulunuyor. Bu tablo, Türkiye’nin kendi güvenliğinden ziyade diğer ülkelerin kronik sorunlarına kalkan olmak ve onlara yardım etmek gayesiyle bu yapıya dahil edildiği izlenimini doğuruyor.İkinci maddeye geçtiğimizde ise taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı ifade ediliyor. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına atıfta bulunarak, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere destek sağlanacağı belirtiliyor. Bu madde bir yönüyle NATO’nun 5. maddesine benzetilmeye çalışılmış. Ancak metnin arka planında savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında iş birliği vurgusu öne çıkıyor. Sahadaki pratik hedef, tehlike altındaki Suudi Arabistan’a askeri destek sağlama karşılığında Türk savunma sanayii ürünlerine pazar açmaktır.İkinci ve en vahim husus ise 16. maddedeki 10 yıl şartıdır. Metne göre anlaşma süresiz yürürlükte kalacak, taraflar ancak yürürlüğe giriş tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra, en az 3 ay önceden yazılı bildirimde bulunarak çekilebilecektir. Anayasa gereği uluslararası anlaşmaları onaylayan uygun bulma kanunlarının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Türkiye’de olası bir iktidar ya da siyasi iklim değişikliğinde yeni hükümetlerin bu yükümlülükten çıkmasını engellemek, dış politikayı 10 yıl boyunca ipotek altına almak istemektedirler. Muhalefetin ve TBMM’nin asıl olarak bu kilit üzerine odaklanması şarttır.Bunun yanı sıra Türkiye’nin bu denkleme giriş şekli de tartışmalıdır. Örneğin Mısır bu anlaşmanın tarafı değildir. Bâbülmendep Boğazı’ndaki tıkanıklık ve Süveyş Kanalı geçişlerinin aksaması Mısır’a yıllık yaklaşık 10 milyar dolar kaybettirmektedir. Ayrıca ABD, Kasım 2025’te Suudi Arabistan ile bir savunma anlaşması imzalayarak Riyad’ı “NATO Dışı Başlıca Müttefik” (MNNA) statüsüne almıştır. ABD ve Pakistan’ın zaten anlaşmaları varken ve onlar fiilen doğrudan risk üstlenmezken, Türkiye’nin sadece savunma sanayiine pazar yaratmak uğruna, adında kutsal bir mekanın kullanıldığı böylesi bir Arap devletleri içi kriz zeminine angaje olması stratejik hatadır. Üstelik Türkiye’nin Suudi Arabistan ile zaten ikili askeri eğitim ve iş birliği anlaşmaları mevcuttur.Türkiye fiilen bir savaşa girecek mi? Girmeyecekse nasıl bir politika izleyecek? Bölgedeki çatışmalar kimin çıkarına hizmet ediyor? Anlaşmanın 1. maddesi açık bir saldırı ve sınır ihlali durumunu şart koşmaktadır. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın kendi inisiyatifiyle Yemen’e yapacağı bir operasyona Türkiye’nin doğrudan veya fiilen katılması söz konusu olamaz. Ancak Husilerin Suudi petrol tesislerine füze saldırısı düzenlemesi ve Suudi hava savunmasının yetersiz kalması durumunda Türkiye’den yardım talep edilebilir.İşte bu noktada Türkiye adına çok tehlikeli bir süreç başlar. Eğer Türkiye’nin bu pakt içerisindeki askeri varlığı nedeniyle Türk ticaret gemileri Husilerin hedefi haline gelirse, Ankara o bölgeye donanma gücü göndermek zorunda kalacaktır. Türkiye için asıl bıçak sırtı durum burasıdır, zira Türk fırkateynlerinin mevcut envanterde balistik füzelere karşı doğrudan savunma yeteneği bulunmamaktadır.Bölgedeki çatışmalar ve bu yeni mimari stratejik açıdan ABD ve müttefiklerinin çıkarlarına hizmet etmektedir. Washington yönetimi artık sahada bizzat savaşmak yerine kendi stratejisiyle uyumlu “muharip müttefikler” kurgulamaktadır. İsrail, Suriye ekseninde yaşanan gelişmeler, Polonya ve son düzenlemelerle Almanya bu stratejinin parçasıdır. Türkiye de bu anlaşmayla ABD stratejisiyle tam bir uyumlanma sürecine girmiştir, nitekim Donald Trump’ın Mekke Anlaşması’na yönelik memnuniyet dolu açıklamaları bu tablonun en somut kanıtıdır.Ayrıca Türkiye’nin bu pakta girerek Pakistan ekseninde konumlanması, Ankara’nın Hindistan ile olan ilişkilerini de dinamitleyecektir. Hindistan’ın İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği ittifaka daha fazla ağırlık vermesi, Doğu Akdeniz’deki hassas dengeleri aleyhimize dönüştürebilir. Türkiye bölgesel ilişkilerini ikili düzeyde geliştirmelidir, kendini uluslararası alanda bağlayacak, hareket alanını daraltacak ve başka ülkelerin menfaatine çalışan geniş çerçeveli paktların içine fiilen sokmamalıdır.Bu savunma mimarisinin nihai hedef havuzunda olası bir İran tehdidinin yer aldığı aşikardır. Fakat Türkiye’nin bu ittifakın getirdiği yükümlülüklerle İran ile doğrudan karşı karşıya gelmesi ne ulusal menfaatlerimize uygundur ne de mevcut bölgesel konjonktürde savunulabilir bir politikadır.Dahası, Türkiye’nin burnunun dibinde asıl odaklanması gereken devasa güvenlik sorunları bulunmaktadır. Karadeniz’de Türkiye bağlantılı kargo gemileri Romanya ve Bulgaristan açıklarında saldırılara maruz kalmıştır, deniz güvenliğimiz açısından birincil öncelik Karadeniz olmalıdır. Doğu Akdeniz’de ise Tobruk Temsilciler Meclisi’nin Türkiye-Libya anlaşmasını onaylamamasının ardından Mısır ve Yunanistan, 2020 anlaşmalarını Meis’i kapsayacak biçimde 28 derece boylamının doğusuna genişletme hamlesi yapmaktadır. Bu durum Doğu Akdeniz’de her an fiili bir çatışma ve tırmanma riski doğurmaktadır.Ankara’dan Riyad’a saltanat kalkanı
Mekke Antlaşması’nın getirdiği askeri riskleri, anlaşmanın arkasındaki pazarlıkları ve Türkiye’nin bölge politikasını savunma politikaları uzmanı Suat Delgen ile konuştuk.Mekke Anlaşması ekseninde son dönemlerde hangi gelişmeler yaşanıyor? Bu gelişmeler çerçevesinde Meclis gündemine neler taşınmalı, hangi hususlar gündeme getirilmeli? Meclis gündemine neler taşınacağından ziyade, nelerin taşınması ve hangi hususların sorgulanması gerektiğine odaklanmak lazım. Anlaşma metnini incelediğimizde ilk olarak birinci madde dikkat çekiyor. Bu maddede tarafların birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilmezliğini sağlamak ve korumak amacıyla iş birliği yapacakları belirtiliyor.Türkiye, 1952’den bu yana üyesi olduğu NATO ittifakı dışında ilave bir ittifaka ihtiyaç duymaksızın bu değerlerini koruyabilecek imkân ve kabiliyete sahiptir. Dolayısıyla birinci maddedeki hedefler aslında Türkiye’nin ihtiyaçlarını yansıtmıyor. Ancak anlaşmanın diğer taraflarına baktığımızda durum çok farklı. Pakistan’ın Hindistan ile Keşmir sorunu var. Suudi Arabistan’ın ise Yemen ve Husiler ile süregelen ciddi çatışmaları bulunuyor. Bu tablo, Türkiye’nin kendi güvenliğinden ziyade diğer ülkelerin kronik sorunlarına kalkan olmak ve onlara yardım etmek gayesiyle bu yapıya dahil edildiği izlenimini doğuruyor.İkinci maddeye geçtiğimizde ise taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı ifade ediliyor. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına atıfta bulunarak, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere destek sağlanacağı belirtiliyor. Bu madde bir yönüyle NATO’nun 5. maddesine benzetilmeye çalışılmış. Ancak metnin arka planında savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında iş birliği vurgusu öne çıkıyor. Sahadaki pratik hedef, tehlike altındaki Suudi Arabistan’a askeri destek sağlama karşılığında Türk savunma sanayii ürünlerine pazar açmaktır.İkinci ve en vahim husus ise 16. maddedeki 10 yıl şartıdır. Metne göre anlaşma süresiz yürürlükte kalacak, taraflar ancak yürürlüğe giriş tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra, en az 3 ay önceden yazılı bildirimde bulunarak çekilebilecektir. Anayasa gereği uluslararası anlaşmaları onaylayan uygun bulma kanunlarının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Türkiye’de olası bir iktidar ya da siyasi iklim değişikliğinde yeni hükümetlerin bu yükümlülükten çıkmasını engellemek, dış politikayı 10 yıl boyunca ipotek altına almak istemektedirler. Muhalefetin ve TBMM’nin asıl olarak bu kilit üzerine odaklanması şarttır.Bunun yanı sıra Türkiye’nin bu denkleme giriş şekli de tartışmalıdır. Örneğin Mısır bu anlaşmanın tarafı değildir. Bâbülmendep Boğazı’ndaki tıkanıklık ve Süveyş Kanalı geçişlerinin aksaması Mısır’a yıllık yaklaşık 10 milyar dolar kaybettirmektedir. Ayrıca ABD, Kasım 2025’te Suudi Arabistan ile bir savunma anlaşması imzalayarak Riyad’ı “NATO Dışı Başlıca Müttefik” (MNNA) statüsüne almıştır. ABD ve Pakistan’ın zaten anlaşmaları varken ve onlar fiilen doğrudan risk üstlenmezken, Türkiye’nin sadece savunma sanayiine pazar yaratmak uğruna, adında kutsal bir mekanın kullanıldığı böylesi bir Arap devletleri içi kriz zeminine angaje olması stratejik hatadır. Üstelik Türkiye’nin Suudi Arabistan ile zaten ikili askeri eğitim ve iş birliği anlaşmaları mevcuttur.Türkiye fiilen bir savaşa girecek mi? Girmeyecekse nasıl bir politika izleyecek? Bölgedeki çatışmalar kimin çıkarına hizmet ediyor? Anlaşmanın 1. maddesi açık bir saldırı ve sınır ihlali durumunu şart koşmaktadır. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın kendi inisiyatifiyle Yemen’e yapacağı bir operasyona Türkiye’nin doğrudan veya fiilen katılması söz konusu olamaz. Ancak Husilerin Suudi petrol tesislerine füze saldırısı düzenlemesi ve Suudi hava savunmasının yetersiz kalması durumunda Türkiye’den yardım talep edilebilir.İşte bu noktada Türkiye adına çok tehlikeli bir süreç başlar. Eğer Türkiye’nin bu pakt içerisindeki askeri varlığı nedeniyle Türk ticaret gemileri Husilerin hedefi haline gelirse, Ankara o bölgeye donanma gücü göndermek zorunda kalacaktır. Türkiye için asıl bıçak sırtı durum burasıdır, zira Türk fırkateynlerinin mevcut envanterde balistik füzelere karşı doğrudan savunma yeteneği bulunmamaktadır.Bölgedeki çatışmalar ve bu yeni mimari stratejik açıdan ABD ve müttefiklerinin çıkarlarına hizmet etmektedir. Washington yönetimi artık sahada bizzat savaşmak yerine kendi stratejisiyle uyumlu “muharip müttefikler” kurgulamaktadır. İsrail, Suriye ekseninde yaşanan gelişmeler, Polonya ve son düzenlemelerle Almanya bu stratejinin parçasıdır. Türkiye de bu anlaşmayla ABD stratejisiyle tam bir uyumlanma sürecine girmiştir, nitekim Donald Trump’ın Mekke Anlaşması’na yönelik memnuniyet dolu açıklamaları bu tablonun en somut kanıtıdır.Ayrıca Türkiye’nin bu pakta girerek Pakistan ekseninde konumlanması, Ankara’nın Hindistan ile olan ilişkilerini de dinamitleyecektir. Hindistan’ın İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği ittifaka daha fazla ağırlık vermesi, Doğu Akdeniz’deki hassas dengeleri aleyhimize dönüştürebilir. Türkiye bölgesel ilişkilerini ikili düzeyde geliştirmelidir, kendini uluslararası alanda bağlayacak, hareket alanını daraltacak ve başka ülkelerin menfaatine çalışan geniş çerçeveli paktların içine fiilen sokmamalıdır.Bu savunma mimarisinin nihai hedef havuzunda olası bir İran tehdidinin yer aldığı aşikardır. Fakat Türkiye’nin bu ittifakın getirdiği yükümlülüklerle İran ile doğrudan karşı karşıya gelmesi ne ulusal menfaatlerimize uygundur ne de mevcut bölgesel konjonktürde savunulabilir bir politikadır.Dahası, Türkiye’nin burnunun dibinde asıl odaklanması gereken devasa güvenlik sorunları bulunmaktadır. Karadeniz’de Türkiye bağlantılı kargo gemileri Romanya ve Bulgaristan açıklarında saldırılara maruz kalmıştır, deniz güvenliğimiz açısından birincil öncelik Karadeniz olmalıdır. Doğu Akdeniz’de ise Tobruk Temsilciler Meclisi’nin Türkiye-Libya anlaşmasını onaylamamasının ardından Mısır ve Yunanistan, 2020 anlaşmalarını Meis’i kapsayacak biçimde 28 derece boylamının doğusuna genişletme hamlesi yapmaktadır. Bu durum Doğu Akdeniz’de her an fiili bir çatışma ve tırmanma riski doğurmaktadır.Ankara’dan Riyad’a saltanat kalkanı
Mekke Anlaşması ekseninde son dönemlerde hangi gelişmeler yaşanıyor? Bu gelişmeler çerçevesinde Meclis gündemine neler taşınmalı, hangi hususlar gündeme getirilmeli? Meclis gündemine neler taşınacağından ziyade, nelerin taşınması ve hangi hususların sorgulanması gerektiğine odaklanmak lazım. Anlaşma metnini incelediğimizde ilk olarak birinci madde dikkat çekiyor. Bu maddede tarafların birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilmezliğini sağlamak ve korumak amacıyla iş birliği yapacakları belirtiliyor.Türkiye, 1952’den bu yana üyesi olduğu NATO ittifakı dışında ilave bir ittifaka ihtiyaç duymaksızın bu değerlerini koruyabilecek imkân ve kabiliyete sahiptir. Dolayısıyla birinci maddedeki hedefler aslında Türkiye’nin ihtiyaçlarını yansıtmıyor. Ancak anlaşmanın diğer taraflarına baktığımızda durum çok farklı. Pakistan’ın Hindistan ile Keşmir sorunu var. Suudi Arabistan’ın ise Yemen ve Husiler ile süregelen ciddi çatışmaları bulunuyor. Bu tablo, Türkiye’nin kendi güvenliğinden ziyade diğer ülkelerin kronik sorunlarına kalkan olmak ve onlara yardım etmek gayesiyle bu yapıya dahil edildiği izlenimini doğuruyor.İkinci maddeye geçtiğimizde ise taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı ifade ediliyor. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına atıfta bulunarak, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere destek sağlanacağı belirtiliyor. Bu madde bir yönüyle NATO’nun 5. maddesine benzetilmeye çalışılmış. Ancak metnin arka planında savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında iş birliği vurgusu öne çıkıyor. Sahadaki pratik hedef, tehlike altındaki Suudi Arabistan’a askeri destek sağlama karşılığında Türk savunma sanayii ürünlerine pazar açmaktır.İkinci ve en vahim husus ise 16. maddedeki 10 yıl şartıdır. Metne göre anlaşma süresiz yürürlükte kalacak, taraflar ancak yürürlüğe giriş tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra, en az 3 ay önceden yazılı bildirimde bulunarak çekilebilecektir. Anayasa gereği uluslararası anlaşmaları onaylayan uygun bulma kanunlarının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Türkiye’de olası bir iktidar ya da siyasi iklim değişikliğinde yeni hükümetlerin bu yükümlülükten çıkmasını engellemek, dış politikayı 10 yıl boyunca ipotek altına almak istemektedirler. Muhalefetin ve TBMM’nin asıl olarak bu kilit üzerine odaklanması şarttır.Bunun yanı sıra Türkiye’nin bu denkleme giriş şekli de tartışmalıdır. Örneğin Mısır bu anlaşmanın tarafı değildir. Bâbülmendep Boğazı’ndaki tıkanıklık ve Süveyş Kanalı geçişlerinin aksaması Mısır’a yıllık yaklaşık 10 milyar dolar kaybettirmektedir. Ayrıca ABD, Kasım 2025’te Suudi Arabistan ile bir savunma anlaşması imzalayarak Riyad’ı “NATO Dışı Başlıca Müttefik” (MNNA) statüsüne almıştır. ABD ve Pakistan’ın zaten anlaşmaları varken ve onlar fiilen doğrudan risk üstlenmezken, Türkiye’nin sadece savunma sanayiine pazar yaratmak uğruna, adında kutsal bir mekanın kullanıldığı böylesi bir Arap devletleri içi kriz zeminine angaje olması stratejik hatadır. Üstelik Türkiye’nin Suudi Arabistan ile zaten ikili askeri eğitim ve iş birliği anlaşmaları mevcuttur.Türkiye fiilen bir savaşa girecek mi? Girmeyecekse nasıl bir politika izleyecek? Bölgedeki çatışmalar kimin çıkarına hizmet ediyor? Anlaşmanın 1. maddesi açık bir saldırı ve sınır ihlali durumunu şart koşmaktadır. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın kendi inisiyatifiyle Yemen’e yapacağı bir operasyona Türkiye’nin doğrudan veya fiilen katılması söz konusu olamaz. Ancak Husilerin Suudi petrol tesislerine füze saldırısı düzenlemesi ve Suudi hava savunmasının yetersiz kalması durumunda Türkiye’den yardım talep edilebilir.İşte bu noktada Türkiye adına çok tehlikeli bir süreç başlar. Eğer Türkiye’nin bu pakt içerisindeki askeri varlığı nedeniyle Türk ticaret gemileri Husilerin hedefi haline gelirse, Ankara o bölgeye donanma gücü göndermek zorunda kalacaktır. Türkiye için asıl bıçak sırtı durum burasıdır, zira Türk fırkateynlerinin mevcut envanterde balistik füzelere karşı doğrudan savunma yeteneği bulunmamaktadır.Bölgedeki çatışmalar ve bu yeni mimari stratejik açıdan ABD ve müttefiklerinin çıkarlarına hizmet etmektedir. Washington yönetimi artık sahada bizzat savaşmak yerine kendi stratejisiyle uyumlu “muharip müttefikler” kurgulamaktadır. İsrail, Suriye ekseninde yaşanan gelişmeler, Polonya ve son düzenlemelerle Almanya bu stratejinin parçasıdır. Türkiye de bu anlaşmayla ABD stratejisiyle tam bir uyumlanma sürecine girmiştir, nitekim Donald Trump’ın Mekke Anlaşması’na yönelik memnuniyet dolu açıklamaları bu tablonun en somut kanıtıdır.Ayrıca Türkiye’nin bu pakta girerek Pakistan ekseninde konumlanması, Ankara’nın Hindistan ile olan ilişkilerini de dinamitleyecektir. Hindistan’ın İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği ittifaka daha fazla ağırlık vermesi, Doğu Akdeniz’deki hassas dengeleri aleyhimize dönüştürebilir. Türkiye bölgesel ilişkilerini ikili düzeyde geliştirmelidir, kendini uluslararası alanda bağlayacak, hareket alanını daraltacak ve başka ülkelerin menfaatine çalışan geniş çerçeveli paktların içine fiilen sokmamalıdır.Bu savunma mimarisinin nihai hedef havuzunda olası bir İran tehdidinin yer aldığı aşikardır. Fakat Türkiye’nin bu ittifakın getirdiği yükümlülüklerle İran ile doğrudan karşı karşıya gelmesi ne ulusal menfaatlerimize uygundur ne de mevcut bölgesel konjonktürde savunulabilir bir politikadır.Dahası, Türkiye’nin burnunun dibinde asıl odaklanması gereken devasa güvenlik sorunları bulunmaktadır. Karadeniz’de Türkiye bağlantılı kargo gemileri Romanya ve Bulgaristan açıklarında saldırılara maruz kalmıştır, deniz güvenliğimiz açısından birincil öncelik Karadeniz olmalıdır. Doğu Akdeniz’de ise Tobruk Temsilciler Meclisi’nin Türkiye-Libya anlaşmasını onaylamamasının ardından Mısır ve Yunanistan, 2020 anlaşmalarını Meis’i kapsayacak biçimde 28 derece boylamının doğusuna genişletme hamlesi yapmaktadır. Bu durum Doğu Akdeniz’de her an fiili bir çatışma ve tırmanma riski doğurmaktadır.Ankara’dan Riyad’a saltanat kalkanı
Gelişmeler ve Beklentiler
Gelişmeler kamuoyu ile paylaşılmaya devam edecek.
Kaynak: BirGün Manşet