İSTANBUL — Günlük hayatta sıkça duyulan ‘alın yazısı’ kavramı ile Freud’un yineleme zorlantısı arasındaki derin bağ, psikanaliz ve insan psikolojisinin trajik döngülerini gözler önüne seriyor. BirGün Manşet’te yer alan köşe yazısında, bireylerin hatırlayamadıkları travmaları yaşayarak tekrarlaması, Peter Fonagy’nin hayat hikâyesi ve zihinselleştirme kuramı ışığında masaya yatırıldı.
- Balıkçılar Kahvesi’nde çalan ‘Alnıma yazılmış bu kara yazı’ türküsü, kaderci teslimiyetin arkasındaki psikolojik mekanizmaları sorgulatıyor.
- Sigmund Freud’un ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ eserinde ele aldığı kaderini kendi elleriyle yeniden kuran insanlar, aynı hataları neden tekrarlıyor?
- Peter Fonagy’nin on dört yaşında Londra’da yaşadığı yabancılaşma ve çocuk analistiyle dönüştürücü karşılaşması.
- İnsanın karşısındakinin onu gerçekten gördüğünü hissettiği an başkalarından öğrenmeye açık hâle gelmesi.
Alın Yazısının Arkasındaki Psikanaliz: Kader mi, Tekrar mı?
Balıkçılar Kahvesi’ndeki eski bir radyoda yankılanan türküde geçen ‘Alnıma yazılmış bu kara yazı…’ sözü, insan aklını derinden meşgul eden ve hikâyelerin sonunda hep başvurulan bir mazerettir. Biri bir şey anlatır ve hikâye üçüncü kez aynı yerde kopar; konuşmanın sonunda ‘alın yazısı işte’ denilerek nokta konur ve sanki her şey bu büyücü sözcükle açıklanmış gibi rahatlanır. Kaderciye teslimiyetçi denir ancak aynı hikâyeyi üç kez kurmak da ciddi bir emek ve ısrar ister. Yazının alında olması da başlı başına büyük bir derttir; çünkü insan kendi alnını göremez, aynaya baksa bile görüntüyü tersten görür. Alın yazısı, sanki sahibinin okuyamadığı bir dille, başkaları okusun diye yazılmış gibi dışarıdan bakanlara hitap eder. Sigmund Freud’un ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ adlı eserinde yan yana koyduğu, hayatları boyunca benzer trajedileri yaşayan insanlar tam da bu duruma örnektir. Koruduğu herkes tarafından sonunda terk edilen hayırseverler; her dostluğu ihanetle biten adamlar ve her aşkı aynı evrelerden geçip aynı trajik sondan kopan âşıklar bu zincirin halkalarıdır. Freud bu durumları talihsizlik ya da kör bir kader olarak görmemişti; onun dikkatini çeken asıl husus, kişinin kendi kaderini kendi elleriyle yeniden kurduğunu fark etmemesiydi. İnsan, bilinçdışında hatırlayamadığı şeyi yaşayarak tekrarlar; hem de her seferinde ilk kez yaşıyormuş gibi ve her seferinde aynı umutla, ‘bu kez olacak’ diyerek aynı tuzağa düşer.
Peter Fonagy’nin Dönüşüm Hikâyesi ve Zihinselleştirme Kuramı
Aynı şeyi tekrar tekrar yaşayan bir insan neden öğrenemez ve bu döngüyü kırabilmek için neden bir ötekiye ihtiyaç duyar? Bu sorunun yanıtı, psikanaliz tarihinin en çarpıcı örneklerinden birinde saklıdır. Peter Fonagy o ötekiyle on yedi yaşında karşılaşmıştı; bu sarsıcı hikâye Robbie Duschinsky ile Sarah Foster’ın kaleme aldığı ‘Mentalizing and Epistemic Trust’ kitabından okunabilir. On dört yaşında, ailesi Paris’te kalmış ve tek kelime İngilizce bilmeden Londra’da bir okula gönderilmiş olan Fonagy, o dönemde okulda hırpalanmış, bütün sınavlardan kalmış ve hatta ölmeyi düşünecek kadar karanlık bir noktaya sürüklenmişti. Sürecin sonunda bir çocuk analistiyle çalışmaya başlayan Fonagy, yıllar sonra o günlerden bir anısını paylaşmıştır. Eski bir Ford Anglia marka araba satın almış ve seans boyunca arabasının ne kadar harika olduğunu anlatıp durmuştur. Terapisti ayağa kalkıp pencereye gitmiş, arabaya dışarıdan bakmış, yerine geri oturup ‘gerçekten harika bir araba’ demiştir. Konuşma orada bitmemiş, tam aksine orada gerçek anlamda başlamıştır. Çünkü genç Fonagy, birinin onu gerçekten gördüğünü o an hissetmiştir. Sonradan kurduğu kuramın temel düşüncesi de tam bu sahnede saklıdır: İnsan, karşısındakinin onu gerçekten gördüğünü hissettiği an başkalarından öğrenmeye ve dünyaya açılmaya başlar. Görülmeyen insan, kimsenin anlattığına inanmaz; onun için her söz genel ve yalandan ibaret bir tesellidir, tıpkı ‘hayat böyle, erkekler böyle’ klişeleri gibi.
Gelişmeler ve Beklentiler
Sonuç olarak, bireylerin hayatlarında yaşadıkları kısır döngülerin ve ‘alın yazısı’ zannettikleri tekrarların arkasında, görülme ve anlaşılma ihtiyacı yatmaktadır. Peter Fonagy’nin deneyimi ve Freud’un psikanalitik tespitleri, insanın kendi kaderini dönüştürebilmesi için güven dolu bir ötekiyle kurulacak samimi ve sahici bir bağa ne kadar muhtaç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Kaynak: BirGün Manşet