ANKARA — Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 103. yıl dönümüne ilerlenirken, bu büyük devrimin sadece askeri bir zaferin değil, yüzyıllar süren imparatorluk düzeninden ulusal egemenliğe geçişin en somut adımı olduğu tarihsel belgelerle bir kez daha tescilleniyor. Kurtuluş Savaşı’nın ardından gerçekleştirilen devrimin ikinci aşaması olarak kayıtlara geçen süreçte, 30 Ağustos 1922’deki büyük zaferin hemen ardından saltanatın kaldırılması ve ulusal egemenliğe dayalı cumhuriyet rejiminin anayasaya eklenmesi, Türk ulusunun çağdaşlaşma yolundaki en köklü hamlesi olarak tarihteki yerini alıyor.
- Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan haklı direniş, askeri zaferin ötesinde uygar bir devletin temellerini attı.
- 23 Nisan 1920’de kurulan 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ile egemenlik ilk kez kayıtsız ve koşulsuz olarak Türk ulusuna verildi.
- 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası) ile halkın kendi kaderini bizzat yönetmesi esası hukuksal güvenceye kavuşturuldu.
- Büyük Taarruz’un ardından kazanılan kesin zafer, cumhuriyetin ilanına giden yoldaki en büyük hukuki ve siyasi adımların önünü açtı.
Samsun’dan Ankara’ya Uzanan Yol: Ulusal Direnişin Temelleri
Türk ulusu, büyük devrimci ve halk önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla emperyalist işgalcilere karşı haklı direnişini başlattı. Bu anlayışla sürdürülen Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk, sadece askeri bir zafer hedeflemekle kalmamış, aynı zamanda savaşın sonunda kurulacak uygar devletin temellerini de sağlam bir şekilde atmıştır. Bu kapsamda, savaşın ulusal bir birliktelikle ve halkın ortak iradesiyle yürütülmesi amacıyla toplumun tüm kesimlerini temsil eden halk temsilcilerinden oluşan 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) 23 Nisan 1920’de Ankara’da kurulmuş ve böylece egemenlik kayıtsız, koşulsuz olarak ulusa verilmiştir. Atatürk, Meclis’in açılışının hemen ardından 24 Nisan’da Meclis’te yaptığı tarihi konuşmada; ‘Osmanlı topluluğunun bütünlüğü, millî bağımsızlığın kazanılması, her şeyden önce yüce saltanat makamının dokunulmazlığı, mutlaka güvenilir bir kuvvete ve sağlam bir yönetime bağlı olarak gerçekleşebilir. Bu ise ancak millî egemenlik esasına dayanan yönetim ve kuvvetle sağlanabilir. Erzurum Kongresi’nde milli sınırlarımız içinde yaşayan Müslüman olmayan unsurlar bile göz önüne alınmıştır. Hepimizce bilinmektedir’ ifadeleriyle devletin yeni yönetim felsefesini açıklamıştır. Aynı gün Meclis’e sunduğu önergede ise ‘Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman Meclis’in düzenleyeceği yasal esaslar dairesinde durumunu alır’ önerisinde bulunarak, eski rejimin unsurlarını dahi milli iradenin süzgecinden geçirmiştir.
Hukuksal Güvence: Teşkilatı Esasiye Kanunu ve Büyük Zafer
Atatürk’ün bu stratejik hamleleri sayesinde Meclis, padişah ve halifeyi doğrudan doğruya ulusal egemenliğe uymak zorunda bırakmıştır. Bu tarihsel zorunluluk, 20 Ocak 1921’de Meclis’in kabul ettiği ve devletin hukuki omurgasını oluşturan “Teşkilatı Esasiye Kanunu” (1921 Anayasası) ile somut bir hukuksal güvenceye ve norma dönüştürülmüştür. Söz konusu anayasa; sadece devletin ana omurgasını oluşturan ve olağanüstü dönemin şartlarına göre çıkarılan bir çerçeve anayasa niteliği taşıyordu. Bu anayasanın ilk maddesi ise ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim şekli, halkın kendi kaderini bizzat ve fiilen yönetmesi esasına dayanır’ şeklinde çok net ve kararlı bir biçimde belirlenmişti. Böylece devletin omurgası doğrudan doğruya ulusun egemenliğine bırakılmış, padişahlık ve saltanat anlayışının temelleri hukuken sarsılmıştır. Gücünü yalnızca milletten ve halka dayanan Meclis’in yönetiminden alan Kurtuluş Savaşı; 30 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz ile son işgalci gücün İzmir’de denize dökülmesiyle Türk ulusunun kesin zaferiyle taçlandırılmıştır.
Gelişmeler ve Beklentiler
Cumhuriyetin kuruluşunun 103. yıl dönümüne doğru ilerlerken, 30 Ağustos zaferinin ardından hızla atılan adımlar, saltanatın kaldırılması ve ulusal egemenliğe dayalı cumhuriyet rejiminin anayasaya eklenmesi sürecinin Türk milletinin çağdaşlaşma ve modern dünya ile bütünleşme idealinin en temel yapı taşı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Resmi süreçler ve tarihsel hafıza, bu büyük devrimin ülkenin geleceğine ışık tutmaya devam edeceğini vurgulamaktadır.
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika