İSTANBUL — Türkiye’de basın özgürlüğü ve hukuk devleti tartışmaları derin bir krizle sarsılırken, BirGün gazetesi çalışma arkadaşı İsmail Arı’nın yedi ay içinde ikinci kez cezaevine gönderilmesi, medya üzerindeki sistematik baskıları bir kez daha gözler önüne serdi. Dört ay önce 75 gün kaldığı cezaevinden tahliye edilen Arı, kendi ayağıyla ifade vermeye gitmesinin ardından bir gün gözaltında tutularak yeniden dört duvar arasına konuldu. Bu durum, Merdan Yanardağ’dan Murat Ağırel’e, Tuğba Tekerek, Fatih Ergin, Selahattin Günday, Mustafa Balcı ve Derya Okatan’a kadar onlarca gazetecinin karşı karşıya kaldığı baskı ikliminin en somut halkasını oluşturdu.
- İsmail Arı, yedi ay içinde ikinci kez cezaevine gönderildi ve dört ay önce 75 gün kaldığı hücreye geri döndü.
- Merdan Yanardağ, Murat Ağırel, Tuğba Tekerek, Fatih Ergin, Selahattin Günday, Mustafa Balcı ve Derya Okatan dahil onlarca gazeteci cezaevinde tutuluyor.
- TELE1’e kayyum atanmasının ardından Halk TV’ye el konulması ve T24 gibi bağımsız mecraların karartılması medya üzerindeki kuşatmayı derinleştiriyor.
- Basın özgürlüğü, iktidarı ve sermayeyi kamu adına denetleyen temel mekanizma olarak hayati bir kamusal işlev görüyor.
Adliye Koridorlarından Medya Kuşatmasına: Sistematik Baskının Anatomisi
Türkiye basını, adliye koridorlarıyla sınırlı kalmayan, sektörel ve kurumsal boyutları olan eşi benzeri görülmemiş bir kuşatma altındadır. Çalışma arkadaşımız, dostumuz İsmail Arı’nın maruz kaldığı yargı süreci bu tablonun sadece bir parçasıdır. Daha dört ay önce 75 gün kaldığı cezaevinden çıkan Arı, kendi ayağıyla ifade vermeye gitmesine rağmen bir gün gözaltında tutulmuş ve yedi ay içinde ikinci kez cezaevine gönderilmiştir. Onun bu ülkenin en çalışkan muhabirlerinden biri olması ve iktidarın çizdiği “makbul” sınırlarına hiçbir şekilde girmemesi hedef gösterilmesine yol açmaktadır. Ancak İsmail Arı asla yalnız değildir. Bir yılını deviren Merdan Yanardağ’dan tutuklu gazeteciler Murat Ağırel, Tuğba Tekerek, Fatih Ergin, Selahattin Günday, Mustafa Balcı ve Derya Okatan’a kadar onlarca meslektaşımız bugün cezaevi hücrelerinde özgürlüklerinden mahrum bırakılmaktadır. Tablo sadece bireysel tutuklamalarla da sınırlı kalmamaktadır; TELE1’e kayyum atanmasının üzerinden henüz bir sene bile geçmeden Halk TV’ye el konulmakta, T24 gibi bağımsız internet siteleri ve kişisel sosyal medya hesapları birer birer karartılmaktadır. Bütün bu manzara, Türkiye’de medyanın hangi merciler tarafından ve hangi stratejik hedefler doğrultusunda kuşatma altına alındığını net bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Gerçeklerin Üstünü Örtme Çabası: ‘Makbul Sınırlar’ ve İktidar Konforu
Peki, bütün bu manzara bize gerçekten ne anlatmaktadır? Sürekli dinletilen ‘yargı bağımsızlığı’ ya da ‘hukuk devleti’ masallarını bir kenara bırakmak ve gerçekle yüzleşmek zorundayız. Mesele hiç de karmaşık değildir; Türkiye’de basın neden bu kadar sistematik ve acımasız bir baskı altındadır? Çünkü gerçekleri yazmak, gücü elinde tutanların konforunu bozmaktadır. İhale usulsüzlükleri, kamu imkânlarının kimlere peşkeş çekildiği, hangi vakfın hesabına nereden ne aktarıldığı kesinlikle konuşulmasın istenmektedir. Yetkililer kameraların karşısına çıkıp kendi masallarını anlatsın, halk ise bütçenin nerede buharlaştığını asla sormasın istenmektedir. İstenen düzen tam olarak budur: Ses çıkartmayan, sorgulamayan ve iktidarın çizdiği sınırlar dışına çıkmayan bir medya ekosistemi. Bu bağlamda basın neden özgür olmak zorundadır sorusunun yanıtı hayati önem taşır. Gazetecilik, meslek mensuplarına ayrıcalık sağlayan bir unvan ya da kişisel bir tatmin alanı kesinlikle değildir. Basın özgürlüğü de gazete sayfalarında veya ekranlarda çalışanların keyfi için gerekmiyor; bu meslek doğrudan kamu adına, yani hepimiz adına yapılmaktadır. İktidarı, devleti ve sermayeyi yurttaşlar adına denetlemek için var olan bu kutsal misyon, halkın haber alma hakkının da tek teminatıdır.
Gelişmeler ve Beklentiler
Gazeteci susturulduğunda, soru sormayı bıraktığında ya da hapse atıldığında, geriye denetlenmeyen ve hesabını kimseye vermeyen karanlık bir güç kalmaktadır. Bir toplum olarak neden gazetelere ve gazetecilere sahip çıkmak zorundayız sorusunun yanıtı da burada yatmaktadır. Çünkü kimse gelip bizim yerimize hakkımızı savunmayacaktır. Mars’tan uzaylıların inip bu ülkedeki yolsuzlukları soruşturmasını, vergilerimizin nerelere harcandığını denetlemesini beklemiyorsak, bu denetimi bizim adımıza yapan tek mekanizmaya sahip çıkmak zorundayız. Bu durum, sessizliğin güvencesi olmayacağımızı ve gazetecilik onurunu sonuna kadar savunacağımızı herkese ilan eden tarihsel bir sorumluluktur.
Kaynak: BirGün Manşet